Ol Deyin Olsun

Ol Deyin Olsun Ben kendim için bir şey yapmazsam,
Kim benim için yapacak? Bu şekilde değilse, nasıl?
Şimdi değilse, ne zaman? Şöyle bir şey hayal edin.

Elinize bir kitap geçiyor. Ne olduğunu, nereden geldiğini bilmiyorsunuz.
Bir bakayım diye kapağını açımanızla, karşınızda Alaaddin'in Sihirli Lambası'ndan hatırladığınız, hatta Disney'in animasyon filminde de gördüğünüz o sevimli mavi cinle burun buruna geliyorsunuz. Kitap sihirli lambaya dönüşüyor bir nevi..























Cin ellerini göğsünün üzerinde birleştirerek, başını hafifçe öne eğiyor ve “Dile benden ne dilersen!” diyor. Öyle 3 dilek dile, 5 dilek dile falan değil, tam manasıyla “ömür boyu senin emrindeyim, ne zaman istersen benimle irtibat kur, ve DİLE BENDEN NE DİLERSEN! diyor.
Şaşırıyorsunuz tabi ki önce; sonra “bir deneyeyim” diyorsunuz ve ilk aklınıza gelen dileği söylüyorsunuz. Cin duymamış gibi. Tekrar söylüyorsunuz. Hala cinde bir hareket yok. “Yok böyle bir şey, masallara mı inanıyorum artık ben” deyip vazgeçiyorsunuz. Peki, ya varsa???

Evrende size özel bir cin varsa? Hatta tek tek hepimiz için birer cin varsa? Onu illa ki de bir cin olarak düşünmeniz gerekmez; siz ona isterseniz cin deyin, isterseniz iyilik meleği, isterseniz emir eri, isterseniz dilekleri evrene ulaştırma ve gerçekleşmesini sağlama görevlisi.

Diyelim ki, o bir gerçek ve 7 gün 24 saat sizin emrinizde.Tek yapmanız gereken çağırmasını bilmek, anladığı dilden konuşmak ve “yok canım yapamaz” deyip motivasyonunu bozmamak. Hoşunuza gitmez miydi? Niye Alaaddin'in cini benzetmesini yaptım? Evrenin dileklerimize ve bize yaklaşımıyla ilgili hissettiklerimi en güzel böyle anlatacağımı düşündüm, onun için. Hem böylece işin ne kadar KOLAY olduğunun da altını çizmiş olacaktım.

Evrenin dilekleri gerçekleştirme konusunda nasıl çalıştığını anlatmak için, bugüne kadar, garsona verilen siparişten tutun da, otobüs şoförlerinin destinasyona ulaştırmasına varıncaya kadar pekçok benzetme yapılmıştır. Hepsi de aynı şeyi anlatır aslında. “Yap” dersiniz yapar,“ol” dersiniz olur. Garsona yoğurtlu kebap söylersiniz. O siparişi alır gider. Siz, acaba getirecek mi diye merak etmezsiniz, iki dakikada bir ne istediğinizi tekrarlamazsınız, biraz geç kalsa “biliyordum zaten, getirmeyecek” demezsiniz, "ben şanssızım, herşey yan masaya gidiyor" diye ona buna dert yanmazsınız. Siz söylersiniz, o getirir. Otobüs şoförü için de aynı şey geçerli.

Biletinizi alıp otobüse binersiniz. Gideceğiniz yere varana kadar, “geldik mi”, “doğru yolda mıyız” diye sormazsınız; her molada “durdu, gitmiyor işte” demezsiniz, vazgeçip inmeye kalkmazsınız. Bunların ikisi de gayet güzel benzetmeler. Ben Alaaddin’in cinini, hem çocukluğumuzun önyargısız inanışlarını hatırlatmak, hem ne kadar kolay olduğunu belirtmek, hem de olayın mucizevi yanına atıfta bulunmak için seçtim.
Çocukken bir yeriniz acıdığında “öpeyim de geçsin” diyen annenize “hadi canım, öpünce geçer mi hiç” dediğinizi zannetmiyorum. Hatırlarsanız, çoğu zaman geçmiştir de..."Placebo etkisi" diyorsanız, doğrudur. Zaten, bütün iş zihni ikna etmekle bitmiyor mu? Geçti mi, geçmedi mi? Üzüm mü yiyeceğiz, bağcıyı mı döveceğiz? Üstelik, ilaç sandığımız şeyi içince geçiyorsa, bu da zihin gücüyle şifa bulmak değil de, ne ki???

Önyargısız derken bunu kastediyorum. Açıklamaya, anlamaya çalışmadan.. Mucize derken de, bildiğiniz mucize işte.! Bunları okurken, sizden şunu rica edeceğim: 1. Ön yargılarınızı bir kenara bırakın. (Çocuk olun tekrar,"öpünce geçeceğine" inanın "geçer mi canım" demeyin, ve öpünce geçsin...) 2. Size çok kolay ve çok zahmetsiz bir yöntem göstereceğime inanın.(Nefes almak için, kalbinizin atması, kanınızın akması için nasıl çaba göstermeniz gerekmiyorsa, dileklerinizin gerçekleşmesi için de gerekmiyor.) 3. Mucizelere inanmıyorsanız bile benimle birlikte mucizeler yaşamaya ve yaratmaya hazırlıklı olun. (Mucize deyince, aklınıza imkansız gelmesin; bir bebeğin doğumu da mucize değil midir aslında??) Ben pek çok mucize yaşadım.

Mucize dediğim zaman, "suyun üzerinde yürüdüm", " 'yağ' dedim yağmur yağdı, gökten kucağıma bir çuval altın düştü" gibi şeylerden bahsetmediğimi tahmin ediyorsunuz herhalde.. Bazen ufak tefek, bazen gerçekten de kayda değer nitelikte, fakat hepsi de hayatımda fark yaratacak ve beni gülümsetecek şeylerdi. (Hele farkına varmaya başladıktan sonra, teşekkür falan etmeye başlıyorsunuz kendi kendinize gülümseyerek.) Haa, bazen yanlış dilenmiş dileklerin gerçekleştiği de olmuştur; o da insana daha dikkatli olmayı öğretiyor.

Hatalardan ders almayı da bilmek lazım. Neyse, sonra bir gün durdum ve düşünmeye başladım, “nasıl oluyor bunlar acaba?” diye. Son on küsur yıl içinde birçok enerji çalışmasına katılmışlığım vardır. Bir kısmı da bayağı ileri derecede çalışmalardı. Önceleri dileklerimin gerçekleşmesini, aklımdan geçirdiğim şeylerin bile hop diye, gerçekten “hop” diye, karşıma çıkmasını bu çalışmalara bağladım. Çok enerji çalıştım, belki de bunun sonucu olarak evrenle bağlantım falan kuvvetlendi dedim. Hiç alakası yok. Farkındalığım artmıştı sadece..





























İsterseniz, çok kısa olarak enerjiden bahsedelim.(Bu konuyla ilgilenmeyenler, buradan sonrasını okumayıp, 2.Bölüm'den, "Mucizeyi Nasıl Fark Ettim" başlığından, devam edebilirler.) “Hayır, suyun ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok; neden sordunuz?" dedi balık..... Her şey enerji. Biz de enerjiyiz, etrafımızda ne varsa, hepsi enerji. Tıpkı çok merkezi yerlerde oturanların, zamanla trafiğin gürültüsünü fark etmemeleri gibi, tıpkı suyun içinde yüzen balığın her yerin su olduğunun farkında olmadığı gibi, biz de içimizdeki, çevremizdeki enerjiyi anlamakta, fark etmekte zorlanıyoruz.

Maddenin de, düşüncenin de, duyguların da, aklımıza gelen her şeyin enerjiden oluştuğunu kabul edemiyoruz. Ve enerjinin yönlendirilebilir olduğunu...İlla ki görmek istiyoruz; illa ki kanıtlanmasını bekliyoruz. Fizik konusu hakim olduğum bir konu değil, enerji konusuna uzun uzun girmeye cüret etmeyeceğim. Hepimizin lise günlerinden bildiği gibi, Einstein'ın meşhur izafiyet teorisinde enerji kütle çarpı ışık hızının karesidir.
loading...
Işık hızı da bir sabit olduğuna göre, enerji aslında kütleye eşittir. Işık hızında dönen bir kütleye. Ancak teleskoplar yardımıyla görebildiğimiz en büyük kütle olan gezegenler de hareket halinde, mikroskoplar yardımıyla görebildiğimiz atomlar da. Her şey enerji ve her şey hareket halinde.
Arada da devasa boşluklar var. Enerji açıklamamı bunun ilerisine geçirmeyip, size enerjiyle ilgili örnekler vererek, onu hissetmenizi sağlayacak alıştırmalar önermek taraftarıyım. Çocuklar da her şeyi deneyerek ve örneklerle öğrenmez mi?

Biz de öyle yapalım... Bu alıştırma, enerjinin hem hissedilmesi hem de yönlendirilmesiyle ilgili. İşaret parmağınızı, ilkokulda parmak kaldırırken yaptığınız gibi, havaya kaldırın. En az 2 dakika dikkatinizi parmağınıza - veya parmağınızın ucuna- vererek parmağınızı hissetmeye yönelin.(Parmağınıza bakın, onu düşünün, orada olun, size nasıl kolay geliyorsa...) Parmağınızı hissettiğinizde, dikkatinizi daha da fazla oraya yönelterek, enerjiyi arttırın. Derinizi, kanınızın akışını hayal edin; hayal ettikçe ve düşündükçe enerjiyi hissedersiniz.

Burada püf noktası konsantre olmak; konsantrasyonunuz en üst düzeye ulaştığında, sanki parmaktan başka bir şey yokmuş gibi bile hissedebilirsiniz. İşte enerjiyi hem hissettiniz, hem yönlendirdiniz. Daha da mı yoğun hissetmek istiyorsunuz? Bir de şunu deneyin: İki elinizi birleştirin ve avuçlarınızı birbirine sürtün. Eliniz ısınana kadar yapın bunu. Isındı mı? İşte bu enerji. Elinizi yanınızdaki arkadaşınıza dokunun. İşte ona enerji verdiniz yani onu ısıttınız. Şifa deyince sizin aklınıza ne geliyordu ki? Hani ellerini koydu, enerji verdi, şifa verdi dedikleri nedir ki? İşte tıpkı böyle bir şey! Isınmak bunun en kolay hissedileni sadece...

 Daha farklı bir biçimde hissetmek isterseniz: Aynı işlemi yapın, yani ellerinizi birbirine sürterek ısıtın. Şimdi, iyice ısındığında, ellerinizi hafifçe açın ve birbirine doğru tekrar yavaşça yaklaştırırken, zihninizi iki elinizin ortasına, aradaki boşluğa, yoğunlaştırın. Yani, bu ne demek? İki elinizin ortasına bakın, dikkatinizi oraya verin demek. Ellerinizi, sanki hayali bir direnç varmış gibi, yavaşça birbirine doğru iterken, oradaki enerjiyi hissedebilirsiniz.

Ne kadar konsantre olursanız, o kadar yoğun hissedersiniz. Sürekli çalışırsanız, bir zaman sonra, neredeyse ellerinizin arasında bir balon varmış gibi net bir şekilde hisseder hale gelirsiniz. Ve sonra da dikkatinizi verdiğiniz yere istediğiniz gibi taşıyabilirsiniz. Fark ettiyseniz, zihninizi ellerinizin arasında yoğunlaştırırken, yani ellerinizin arasına bakarken, düşüncenizi, dikkatinizi oraya verirken, düşüncenizle enerjiyi yönlendirmiş oldunuz.

nereye verirseniz, enerji oraya doğru akar.

Korktuklarınız bu sebepten başınıza gelir; kırk kere söyledikleriniz bu yüzden olur. Dikkatinizi/düşüncenizi bir işin olmayacağına yoğunlaştırırsanız, o işin olmamasına enerji kazandırdığınız için, o iş zor olur, olacağından şüphe duymadığınız, olmuş gibi düşündüğünüz olaylar da bolca enerji aldığı için kolaylaşır.

Daha derinlerdeki düşünceler, kemikleşmiş inanışlar ve inançlar daha da güçlü bir şekilde, belki de yıllar boyu sürekli enerjiyle beslendikleri için, artık gerçek gibidirler. Hele ki, toplumca sahip olunan inançlar devasa enerjiyle doludurlar. Ve değiştirilmeleri zordur; en azından aynı miktarda enerji gerektirir.

 Bir örnek vermemi isterseniz: Türk toplumu olarak nazar boncuğunun kötü gözü engellediğine inanırız ya; nazar boncuğu da kötü gözü engeller! Burada engeller, bizim toplumumuzda engeller, Venezuela’da engellemeyebilir. Veya etkisi daha az olur, çünkü enerjisi daha düşüktür; çünkü pek inanan yoktur. Çin’den, Hindistan’dan getirdiğiniz tılsımların da etkileri burada çok da kayda değer olmayabilir. Çok inandığınız bir tılsım belki sizin yoğun enerjinizle biraz hareketlenir ama hepsi o. Çin’de büyük ustalarla çalışmış bir hocam “Bütün insanlık inansa, hepimiz hayalet gibi duvarlardan geçebiliriz” demişti. İnanmak, “yapmak” için çok büyük önem taşıyor. Yapamayacağınızı düşünüyorsanız yapamazsınız.

Başkaları yapamayacağınızı düşünür ve siz de onları dinlerseniz yine yapamazsınız.

Sağır kurbağanın hikayesini bilir misiniz?



























Dik bir tepeye tırmanma yarışına giren kurbağalar, ancak yarım metre yükseğe çıkıp düşüyorlarmış. Etraftaki seyirciler, “yapamayacaksınız, bu imkansız bir şey, vazgeçin, kendinizi harap etmeyin” diye bağırmaya başlamışlar. Kurbağalar birer ikişer yarıştan çekilmişler. İkinci saatin sonunda sadece tek bir kurbağa kalmış. O kurbağa uğraşmış, didinmiş, bir yolunu bulmuş ve sonunda tepeye ulaşmış. Sırrı neymiş, biliyor musunuz? Şampiyon kurbağa sağırmış. Evet evet, sağır. Diğer kurbağalar, seyirciler “yapamazsın” dedikçe, “imkansız” dedikçe ümitlerini kaybetmişler, ve yapamayacaklarına inanmaya başlamışlar. Sağır kurbağa ise, sadece yapmaya çalışmış. Enerjisini sadece yapmaya vermiş.

Yapamayacağı hiç aklına gelmemiş. Ve yapmış... Diğer kurbağalardan herhangi biri de seyircileri duymamayı seçseydi, büyük ihtimalle o da tepeye ulaşacaktı. Bunun için sağır olmak gerekmez tabi; duymamayı, dinlememeyi seçmek gibi bir alternatif her zaman mevcut. Bu hikayeyi size ilerki sayfaları okurken, “olmaz” diyenlere karşı sağır taklidi yapabilmeniz ve enerjinizi doğru yere yönlendirmeniz için anlattım. Enerji madem yönlenebiliyor, ve madem enerjiyle beslediğimiz şeyleri güçlendiriyor, hatta yaratıyoruz, o zaman yanlış yerlere - yani istemediğimiz yerlere- yönlendirmemeye özen göstersek iyi olur.

Mesela ben, televizyonda felaket haberlerini izlememeye çok özen gösteririm. 11 Eylül İkiz Kulelerin yıkılışı hiç gösterilmediyse 1000 defa gösterilmiştir televizyonlarda. Haber niteliğini kaybettiği andan itibaren, izlemeyi reddettim ve karşıma her çıktığında kafamı başka yöne çevirdim. Neden zihnimde 1000 tane ikiz kule yıkılışı resmi olsun ki? Neden zihnime bu kadar çok olumsuzluk kaydedip,” ilgi alanıma giren şeyler dosyamı” bunlarla doldurayım ki? Size de tavsiye ederim; olmuş bitmiş, değiştirilemeyecek, çözülemeyecek olayları aklınızda tutmaktan ve tekrar tekrar düşünmekten vazgeçin. Aklınızda her zaman, güzellikler, iyilikler olsun; başarısızlıkları, olumsuzlukları, ümitsizlikleri hayıflanmak için bile olsa zihninizde tutmayın. Unutmayın,

ZİHNİNİZDE NE VARSA BENZERLERİNİ ÇEKER. Başarısız mı oldunuz; o belirli olayı düzeltme imkanınız var mı? Varsa düzeltin; yoksa, bir dahaki sefere nasıl davranacağınıza karar verin ve o konuyu kapatın. Güzel bir söz vardır:

Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için kuvvet, değiştiremeyeceklerimi kabullenmek için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlamak için de akıl (bilgelik) ver. Değiştiremeyeceğiniz şeyleri aklınızda da tutmayın. Bırakın gitsin. Size değil de sizin dışınızda birilerine bağlıysa, yapabileceğiniz birşey yoksa, gönülden değişmesini dileyin ve yine bırakın gitsin.

Düşünerek enerjinizi olumsuzluklara yöneltmeyin. Olumsuzlukları güçlendirmeyin; yaratmayın. Mümkünse “ignore” tuşuna basın, yok edin.

Ol Deyin Olsun ( Bölüm 2 )

MUCİZEYİ NASIL FARK ETTİM

























Mucizevi şekilde arzularım üst üste gerçekleşiyordu. Üst üste gelince bir şekilde dikkatini çekiyor insanın.. Size de olmuştur mutlaka, hani birşey söylersiniz, pat diye gerçek olur ve siz de genellikle “keşke başka şey isteseydim” dersiniz. İşte o tür şeyler..

Ben “keşke başka şey isteseydim” demem hiç, o ayrı. Niye keşke? Başka şey de isterim! Sanki tek bir şey isteme hakkınız varmış da, siz de onu çok da değerli olmayan bir şey için kullanmış, harcamışsınız hissi veriyor bu laf bana. Veya tam da o anda evren sizi dinliyordu da, önemsiz dilek dileyip fırsatı kaçırmışsınız gibi... Hani “keşke Kıvanç- belki Tatlıtuğ- da burada olsaydı” diyorsunuz, pat diye Kıvanç geliyor. “Eee istemiştin, sevin bari..” “Yok, keşke büyük ikramiyeyi kazanmayı isteseydim.” “E onu da iste..” Ben bu konuda şöyle düşünüyorum: birincisi, madem arzu etmişsiniz, demek ki olmasını istemişsiniz, olduğu zaman küçümsemeyin.

İkincisi, dileyin dileyebildiğiniz kadar. Kim size belli bir dilek kotanız olduğunu ve onu aşamayacağınızı söyledi ki? İşte ben bu gibi olaylarla karşılaştığımda, gülümsüyorum ve teşekkür ediyorum. Sonra yeni bir dileğim gerçekleşiyor ve ben daha içten gülümsüyor ve bazen - gerçekten - kahkahalar atarak teşekkür ediyorum. Söyledim ya, önceleri bu durumun yaptığım enerji çalışmalarının bir sonucu olduğunu düşündüm. “Aydınlandım mı, erdim mi acaba?” bile dedim. Aslına bakarsanız, bu çalışmaların hepsi de özümüze dönebilme, şu materyalist, teknolojik, yapay hayatın ulaşmamızı engellediği doğal yeteneklerimizi tekrar bulma çabaları.

Hepimiz aynı donanımla geliyoruz şu dünyaya. Aborijinlerden, kızılderililerden bir eksiğimiz yok, ama onlar doğaya ve bu doğal yeteneklere değer verirlerken, biz paraya pula, güce, mevkiye veriyoruz. Açıkçası bu saatten sonra “vermeyelim” demek de çok kolay değil. Hasta olursanız doktora gideceksiniz, ona da para vereceksiniz; atıyorum, yüzünüzü güneşe dönüp, yeşil kaplanı düşünerek 3 derin nefes almanın karaciğeri temizleyeceği gibi bir bilginiz/hissiniz/sezginiz yok. (Bunu örnek olsun diye tamamen uydurdum, ciddiye alıp akıl sağlığımdan şüphe duymazsınız umarım.) O güzel kızılderili deyişinin söylediği gibi: Son ırmak kuruduğunda Son ağaç yok olduğunda Son balık öldüğünde

Beyaz adam paranın yenilmeyen birşey olduğunu anlayacak... Neyse, konuyu çok dağıttım. Özet olarak, bir şeyler istiyordum ve sebebini bilemediğim bir şekilde onlar da gerçekleşiyordu. Gün içinde, sıradan şeyler. Ama “HER”şey de değil. Aklıma takıldı... Hangi istediklerim oluyordu acaba? Ne yapıyordum, nasıl istiyordum da oluyordu? Belirli bir zamanda mı isteyince oluyordu? Belirli kelimeleri mi kullanıyordum? İyilik yaptığım zaman mı iyilik buluyordum? Olan biteni gözlemeye başladım. Cevap anahtarı elinizde, soruya bakıp çözümü bulmaya çalışmak gibi bir şey bu; yeterli sayıda sorunuz ve cevabınız olunca, buluyorsunuz ..

Birkaç olayı incelemeye, ortak paydaları aramaya başladım. İlk bulduğum şey, tümünde çok rahat ve keyifli bir ruh halinde olduğum ve neredeyse tüm kaslarımın gevşemiş vaziyette olduğuydu. Enerji çalışmalarında, her bir kasınızı tek tek gevşettiğiniz zaman, enerji tüm vücudunuzda rahatça dolaşır. Madem düşünce de bir enerji ve yönlenmesi gerekiyor; demek ki gevşemiş kaslar ilk adım olacaktı.

Bunu da ya çalışarak yapacaktık, ki o düzenli şekilde vakit ayırıp, alıştırmalar yapmayı gerektiriyor, ya da, benim durumumda olduğu gibi, doğal olarak o halde olduğumuz zamanları yakalayacaktık. Size bir ipucu vereyim, doğal yoldan bu hale en yakın olduğunuz zaman, uykuya dalmak üzere ve uyanmak üzere olduğunuz sırada ortaya çıkıyor; daha teknik bir tarif isterseniz : beyin dalgalarının 8-12 Hrtz arasında - yani alpha frekansında - olduğu, nefesimizin yavaşladığı, kaslarımızın gevşediği halimiz. Aynı zamanda bedenimizin kendini iyileştirirken, yeniden yapılandırırken içinde bulunduğumuz hal. Bu durum evrenle bütünleştiğimiz, o enerjiyle bir olduğumuz bir hal olduğu için dileklerimizin de kolayca duyulması ve gerçekleşmesi gayet doğal olacaktır. Aman bu harika anları boşa harcamayın derim.

Keşke bu kadar kargaşa içinde yaşamıyor olsaydık da, olması gerektiği gibi beyinlerimiz çoğu zaman alpha dalgasında kalabilseydi. Tıpkı hayvanlar gibi, sadece tehlike anlarında, tetikte olunması gerektiğinde beta'ya geçseydik. Ne yazık ki, her an tetikte olmak, her an bir sonraki zaman dilimini düşünmek durumundayız.Yapılacak işler, yetişilecek yerler, ödenecek taksitler, yakalanacak uçaklar, otobüsler, vapurlar oldukça, bu da böyle gidecek herhalde. Ta ki, şehir hayatında kalmanın, uzaklaşmaktan daha zor geleceği günlere kadar... Ne demişler "Katlanmak değişmekten daha zor geldiğinde, değişirsin!" Çok kısaca alpha ve beta dalgalarıyla ilgili bildiklerimi paylaşayım: Beynimiz zihinsel aktivitelerle meşgulken, beta dalgaları yayar.





















Bu sizin tetikte olduğunuz ve çevrenizde olan bitenin kontrolünüz altında olduğu haldir. Yorulup da mola verdiğinizde alpha beyin dalgalarına geçersiniz. Bunlar daha yavaştırlar; bu durumdayken beyniniz tam hızında çalışmaz. Kendinizi hayal kurarken yakaladığınızda veya otoyolda geçtiğiniz yolları hiç görmediğinizi fark ettiğinizde alpha beyin dalgasındasınızdır. (En parlak fikirleri bu dalgadayken bulduğumuzu da göz ardı etmeyin.). Yalnız dikkatli olmak lazım. Birdenbire heyecanlanır ve hareketlenirseniz, o halden çıkarsınız.

En iyisi, dalgın dalgın, dileğinizi resimsel olarak aklınızdan geçirmek. Resimsel olarak, duygu olarak - düşünce değil, çünkü düşünmeye başladığınızda artık beta haline geçersiniz. Bilin ki, dileğiniz evrene ulaştığı andan itibaren, gerçekleşmesi için gereken organizasyon yapılmaya başlar. (Bunu sorgulamayın n’olur... “You’ll see it when you believe it / İnandığınız zaman göreceksiniz” diye bir kitap vardır. Dr. Wayne W. Dyer’ın. Çok iyi bir kitaptır, tavsiye ederim. Gördüğüm zaman inanırım diyorsanız, belki de henüz hazır değilsiniz; kendinize biraz daha zaman tanıyın..)

Evet, dileğiniz evrene ulaştığı andan itibaren, gerçekleşmesi için gereken organizasyon yapılmaya başlar. Nasıl bir organizasyon? Şöyle düşünün. Eğer bir milyon dolarınız olmasını arzu ettiyseniz, başınıza bir torba dolar düşmeyecek tabi ki. Bu paraya kavuşmanız için bazı durumlar ayarlanacak ve siz de bu olaylara, fırsatlara “tesadüf” edeceksiniz. Eski bir arkadaşınıza rastlayıp,”tesadüfen” ikinizin de vakti olduğu için, bir kahve içmeğe oturduğunuzda, tam da sizin yapabileceğiniz bir iş imkanından haberdar olmanız ve bu işin sonucunda da o beklediğiniz bir milyonu kazanmanız gibi. Evrenin organizasyonunu senaryo yazmak gibi düşünün.






















Ben bir ara senaryo eğitimi görmüştüm de, aynen böyle yazılır; adama bir milyon dolar kazandırmamız lazım, ne yapalım, bir arkadaşına rastlasın, o ona bir işten bahsetsin, o iş birdenbire çok geçerli olsun vs vs.. Hocamız şöyle demişti: “Kendinizi Tanrı gibi kabul edin; ne isterseniz yapabilirsiniz!” Gerçek hayatta da evren ne isterseniz yapar. O senaryoyu hazırlar, siz de uygularsınız. Bazen senaryoyu beğenmez ve oynamak istemezsiniz - değerlendirmediğiniz fırsatlar gibi - o zaman yeni bir senaryo hazırlar ve bu böyle devam edip gider, ta ki istediğiniz şey gerçekleşene veya siz vazgeçene kadar.

Bazen bir gün, bir saat, hatta bir dakikada gerçekleşir istediğiniz, bazen yıllar geçmesi gerekir. Hani idam cezasından önce adama son isteğini sormuşlar, o da “yaşlanarak ölmek istiyorum” demiş ya, onun gibi, bazı şeylerin hemen gerçekleşmesi mümkün değildir. İlkokula yazdırdığınız 6 yaşındaki çocuğunuzun mühendis olması epey bir zaman alacaktır. Dün ektiğiniz domatesleri de yarın yiyemezsiniz.

Bunu da unutmamak lazım...Yeter ki siz ne istediğiniz konusunda net olun. Net olmanın iki boyutu var, birincisi: İstediğiniz şeyin açıklayıcı bir tarifi olması gerekir. Garsondan size "spaghetti carrobanista" getirmesini isterseniz, adam ne yapar? Yüzünüze bakarak daha açık bir tarifte bulunmanızı bekler, çünkü spaghetti carrobanista'nın ne olduğunu bilmiyordur. (Kimse bilmiyor. Kelimeyi şu anda ben uydurdum.) Evrenden "zenginlik" veya "mutluluk" dilediğinizde de aynı şey olur. Evren bunların sizin için ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikre sahip değildir. Bu kavramlar herkes için farklı farklı anlamlar taşıyor olabilir. Siz ne demek istediğinizi detaylı olarak ifade etmek durumundasınız.























Şu anda bir BMW'ye sahipseniz, zenginlik sizin için bir Ferrari alabilmek anlamı taşıyor olabilir. Ama sizin ulaşım imkanlarınız otobüsle sınırlıysa, o zaman ikinci el bir araba bile - herhangi bir araba- sizin zenginlik tarifinizi karşılıyor olabilir. Dolayısıyla, net olun. "Ferrari alabilecek kadar zengin olmak istiyorum....bir de Boğaz'da yalı...dağda bir şale... Göcek'te süperyat... her ne istiyorsanız.. ya da daha da net olsun 50 milyon dolar isteyin veya 100... "Çok param olmasını istiyorum" demeyin. Bir kova metal bir liralık da çok para tanımına girebilir.. Net olmanın ikinci boyutuysa, çelişkili mesajlar vermemekle ilgili.

Örneğin hem zayıf olmak isteyip hem de zayıflara karşı kıskançlık ve husumet gibi olumsuz duygular beslerseniz hem evreni hem de zihninizi şaşırtırsınız. “Zayıf olmak istiyorum diyor, o zaman zayıf olmaya karşı sevgi duyuyor olması lazım; ama zayıf insanlara sevgi duymuyor, demek ki söylediği gerçek duyguları değil.” Ve ne oluyor, ya zihniniz bu mesajın hatalı olduğunu düşünüp bunu evrene ulaştırmıyor, veya evren mesajı çözemediği için siparişi almıyor/alamıyor/bekletiyor, her neyse. Yani sistem bir şekilde “error” veriyor.

Kim nefret ettiği biri gibi olmak ister ki? Zihniniz de istemez. Ve beyninizle bir olup, o da sizin zayıflamanızı engellemek için elinden geleni yapıyor. Bir zaman önce magazin sayfaları arasında, S.S'nin üçüncü defadır, doğurmak üzere olduğu bebeğini kaybettiği haberine rastladım. Tam doğuracakken bir şeyler ters gidiyor ve S.S bir türlü anne olamıyordu. Birden aklıma bildim bileli, S.S’nin annesiyle ciddi sorunları olduğu geldi. (Çocukluğumdan beri magazin haberlerini okurum, herkesi de bilirim..) Bence olay şu: S.S'nin zihnindeki anne tarifi, o kadar olmak istemeyeceği sıfatlar taşıyor ki, zihni ve bedeni anne olmasına ve bu tarife benzemesine kesinlikle izin vermiyor; engellemek için ne gerekliyse yapıyor.

Böyle bir şeyin üç defa aynı kişinin başına gelmesi tesadüf olabilir mi? Tıbbi bir açıklaması da vardır mutlaka, tabi ki olacak- ama insan zihninin gerekli gördüğünde kişiyi hastalandırabildiğine veya tedavi ettiğine de tamamen katılıyorum.(İlgi görmeyen kişilerin devamlı hasta olması ve eşlerini çocuklarını kendileriyle ilgilenmeye bu şekilde mecbur etmesi gibi.. ) Konumuza dönersek, burada yapılması gereken, anne tarifini yeniden şekillendirmek ve eğer mümkünse anneyle olan sorunları çözmek ve anne kavramıyla barışmak gibi geliyor bana. “Maymun zihnini susturmak” diye bir deyim var. Susturmak gerekir, çünkü zihniniz kendini ve dolayısıyla sizi korumak için sizin pekçok şeyi yapmanızı engelleme eğilimindedir. Neden?

Çünkü belki ona daha önce “yapamam, beceremem” dediğiniz için, belki “bu çok tehlikeli” diye bir söz söylediğiniz için, belki o işi yapan insanlar hakkında “asla öyle olmak istemem” gibi sözler sarf edip, hiç haz etmediğinizi belirttiğiniz için. Zihniniz, o ana kadar topladığı verilere dayanarak, sizin için en doğru olanı belirler ve sizi ona uygun olarak yönetmeye çabalar.

Zihnimizi maymuna benzetirken, maymunun maskaralıkla da olsa aklımızı çelmeye çalışma özelliğine atıfta bulunuyoruz. Nasıldır maymunlar bir düşünün.

Hani evcil bir maymununuz olsa, ne zaman elinize kalem alıp birşey yazmaya kalksanız, kaleminizi çekip alacak; ne zaman birşey okumaya başlasanız radyoyu televizyonu açacak ve sizi çeşitli oyunlarla yapmak istediğiniz şeyden alıkoyacak, onun istediğini yapmanızı, onunla oyun oynamanızı, onun ihtiyaçlarıyla ilgilenmenizi sağlayacaktır.

 Maymun zihninizi susturmadığınız müddetçe, ne zaman zayıflamayı düşünseniz, o size kremalı pastaları hatırlatacak, ne zaman spor yapmaya kalksanız, o size ne kadar yorgun olduğunuzu, aslında televizyonda çok da güzel bir film olduğunu, şimdi terlerseniz duş alacak vaktiniz olmadığını söyleyecek ve benzeri bahaneleri bularak sizi hareket etmekten alıkoyacaktır.

Düşünün bakın, böyle olmuyor mu? Tam spora gideyim diyorsunuz, tam rejime başlayayım diyorsunuz, sanki içinizde başka biri konuşuyor ve cazip tekliflerle veya o an için çok da geçerli görünen mazeretlerle, sizin aklınızı çelip, sizi niyetinizden caydırıyor. İşte o konuşan siz değilsiniz. O maymun!!! :-) Bundan sonra o maymuna dikkat edin... Zihninizin rahat durmasını sağlamak için, yapmak istediğiniz şeye onu ikna etmeniz en kolay yoldur.

Zengin olmak istiyorsanız, onu zenginliğin iyi bir şey olduğuna ve zenginlerin düzgün insanlar olduğuna inandırmanız gerekir. Tıpkı anne olmak istiyorsanız, anneliğin ne kadar keyifli, sevgi dolu ve ömür boyu süren tatlı bir uğraş olduğuna inandırmanız gerektiği gibi.. Ve bunu sadece söylemeniz yetmez, davranışlarınızla da desteklemenizi bekler; ki inansın.

Zenginlere hasetle bakarak zengin olunamayacağını, zayıflara/fit olanlara hasetle bakarak da zayıf/fit olunamayacağını düşünüyorum. Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltın, başarılı insanlara, sevilen insanlara, şanslı insanlara... diye gider. Sırası gelmişken size zihinle ilgili bir iki düşüncemden daha bahsetmek istiyorum.

 ZİHNİNİZLE NASIL BAŞA ÇIKACAKSINIZ





















Zihniniz ne yaratırsa, evrene gerçekleşmek üzere o mesaj gönderilir. Zihniniz korkuyla doluysa, gerçekleşecek olan korktuğunuz şeydir. “Korktuğum başıma geldi!” Zihniniz çok basit çalışır. Onu küçük bir çocuğa benzetebilirsiniz. Bakın, çalışma prensibinin basitliğini şöyle açıklayayım. - Ne söylerseniz onu anlar; mecaz bilmez. - Ne söylerseniz ona inanır, onu %100 gerçek kabul eder, beyninize ve evrene o mesajı gönderir. - Şakadan anlamaz. - Olumsuzluk ekini yok farz eder. Sondan başa doğru gidersek, olumsuzluk ekini yok farz etmesi şöyle olur. Siz “yarın yağmur yağmasa” dersiniz, o “yarın”, “yağmur” ve “yağmak” mesajını alır ve evrene o şekilde gönderir. Hani “beyaz tavşanı düşünme” dediklerinde, daha önce hiç de aklınızda beyaz tavşan falan olmadığı halde bir türlü aklınızdan çıkmaz ya, öyle birşey. Oysa ki, yarın yağmur yağmasa yerine, ‘yarın hava nasıl olsun’un cevabını versek hiç sorun olmayacak.

Evren de, böylece, ne yapacağını bilecek. “Yarın hava kuru olsun”,”yarın hava bulutsuz olsun”, “yarın hava güneşli olsun”, “yarın hava sabah yağmurlu, öğlen bulutlu, öğleden sonra da güneşli olsun!!” her neyse; ama “şöyle olmasın, böyle olmasın” değil.... Burada uygulanacak ilk kural:

“NEYİN OLMASINI İSTEMEDİĞİNİZİ DEĞİL; NEYİN OLMASINI İSTEDİĞİNİZİ” belirtmek. Garsona, “bana makarna getirme” diye sipariş verdiniz mi hiç? Ne getirsin? Çok zeki değilse, cümlenizin sonunu dinlemediyse veya dile yeterince hakim değilse, makarnayı duyar duymaz, onu not edecek ve onu getirecek.

Zekiyse, söylediklerinizi çok iyi anladıysa ve çok iyi bir garsonsa bile, kendi canının istediğini getirecek. Belki ıspanaklı pizza, ama siz ıspanak sevmezsiniz!!! Gelelim ikinci şıkka. Zihin şakadan anlamaz. Her beceremediğiniz iş için, “ah ne kadar aptalım” deme alışkanlığındaysanız, bilin ki

yavaş yavaş, aptal olduğunuza olan inancınız kuvvetlenecektir. Artık siz söylemediğinizde de, zihniniz “ee aptalsın ya..” diye size hatırlatacak, hatta “aptalsın, sen yapamazsın” diye pekçok yapabileceğiniz şeye engel olacaktır. Ne söylerseniz onu %100 gerçek kabul eder: Siz inanarak “başım ağrıyor” dediğinizde, beyninize hissettiğiniz şeyin kesin olarak başağrısı olduğu mesajı gönderiliyor- çünkü siz o etiketi yapıştırdınız- ve beyin de gerekli tepkiyi veriyor. Başınız ağrırken bile ikna edici şekilde “yok birşeyim” derseniz, yani baş ağrısını umursamaz, üzerinde durmaz, başka

işlerle ilgilenirseniz (enerjiyle beslenmemesi durumu) gerçekten de daha az ağrı duyuyorsunuz. Hani annesi “hastasın sen” deyince, hasta olduğuna inanıp yatağa giren ve kendini halsiz hisseden çocuk misali... Bununla ilgili inanılması zor iki örneğim var, ki ikincisini bizzat yaşayan kişinin ağzından dinledim; gerçekliği konusunda hiç tereddütüm yok.

 Birinci hikayede, adam frigorifik kamyonlardan birinin içinde kapalı kalıyor.(Hani şu derin donduruculu kamyonlardan..) Deli gibi bağırıyor, çağırıyor, kapıları yumrukluyor; duyan yok. Donmamak için hopluyor zıplıyor, nafile. Ertesi sabah ölmüş olarak bulunuyor. Buraya kadar üzücü olsa da ilginç bir durum yok, değil mi? İlginç olan şu ki, kamyonun dondurucusu çalışır durumda değilmiş! Adam havasızlıktan veya korkudan kalp krizi geçirip ölmemiş; ölüm nedeni “donarak ölme”!!! İkinci hikaye de benzer bir durumu anlatıyor. Şöyle:

Bir spor kafilesi yurt dışında bir turnuvaya gidiyor. Kaldıkları otelde odalarının kapısının hemen yanına, istedikleri kadar kullanmaları için meşrubatla dolu bir buzdolabı konmuş. Sporcular da her akşam odalarına giderken buradan meşrubat alıp içiyorlar. Onlar içtikçe yenileri konuyor. Final maçı da oynanıp bittikten sonra, akşam odalarına dönerken bir bakıyorlar ki buzdolabı bira dolu.

Hazır maçlar da bitmiş, ertesi gün geri dönülecek; sporcular biraları çantalarına dolduruyorlar ve sabaha kadar odalarında parti yapıyorlar. Saatler ilerledikçe kimi sarhoş olup sızıyor, kiminin miğdesi rahatsızlanıyor, kiminin başı dönüyor; sarhoş olmayan tek bir kişi bile kalmıyor. Sabaha doğru hepsi uyuyor; uyandıklarında bir fark ediyorlar ki, içtikleri biralar alkolsüzmüş.

Şimdi buna ne diyorsunuz? Zihnin yanılması değil de nedir bu?? Acaba tam tersi de yapılabilir mi? Yani, alkollü birayı alkolsüz zannedip, içip içip etkilenmemek? Belki de denemeye değer. Hipnoz altındaki birinin, kızgın demir olduğuna inandırıldığı madeni para koluna değdirildiğinde, kolunda birinci derecede yanık oluşması, hatta sonra tekrar hipnoz altında gerçek söylendiğinde yaranın geçmesi gibi benzer olaylar da çeşitli çalışmalarda mevcut. Bu konulara ilgi duyanlarınız varsa, bir seminerine katılıp, şahsen tanışma şansı da yakaladığım Dr. Brian Weiss'ın kitaplarını öneririm.

Durum böyleyken, zihnimize hep olumlu mesajlar vermemizin önemi de daha net görülüyor. “Yapamam” dediğinizde yapamıyorsunuz. “Hasta oluyorum” dediğinizde hasta oluyorsunuz. “Üşüdüm” dediğinizde üşüyorsunuz". Akşamları kahve içersem uyuyamam" diyorsanız, gerçekten de uyuyamıyorsunuz; halbuki pek çok kişi hem kahveyi içiyor, hem de mışıl mışıl uyuyor.

Öyleyse söylemeyin, hatta düşünmeyin bile! Çok soğuk bir yerde askerliğini yapan bir tanıdığım vardı, uzakdoğu felsefesine meraklı; “bölükte tek hasta olmayan bendim” demişti; “hep havanın ne kadar sıcak olduğunu hayal ettim”.. Ve mecazi cümleler konusu: Zihnin çalışma biçimini çocuğun düşünme şekliyle bir tutarsanız, daha kolay başa çıkabilirsiniz.

Biz yetişkinler yapamayacağımız veya yapmayı detaylı olarak düşünmediğimiz pek çok şeyi kolayca söylüyor, taahhüt ediyoruz. Ama çocuklar, ne söylerlerse onu demek istiyorlar ve tıpkı zihnimiz gibi, ne söylenirse onu anlıyorlar. Tıpkı çocuklarımıza olduğu gibi zihnimize de gereksiz korkuları, inançları ve düşünce kalıplarını aşılamaktan kaçınmamız gerekir.

Kim çocuğuna tam yatağına girerken “Ya gece hırsız girerse” der? Tabi ki demez. Ama zihnimize söylüyoruz. Veya, kim çocuğuna “ben aptalım” demek ister ki? Sonra yardıma ihtiyacı olduğunda “onlar aptal yapamazlar” diye vazgeçsin veya çıkıp herkese, ‘annem/babam aptal’ diye anlatsın... Oğlum küçükken, yaramazlık yaptığında “şimdi dövücem seni” derdim.Tabi ki tek bir defa bile elimi kaldırmadım. Anaokulunda, öğretmeni “yaramazlık yaptığında annen ne yapar” diye sormuş, o da “Döveeer!”demiş.. Ee haklı değil mi? Hep öyle söylüyordum.... Demek ki, zihnimize de yapmayacağımız/yapamayacağımız şeyleri söylemekten vazgeçeceğiz. Ve





























BİR ÇOCUK KADAR BASİT ÇALIŞTIĞINI unutmayacağız. Biraz eğlenmek için size zihinle ilgili bir şaman yöntemi anlatayım. Serge Kahili King’in “Urban Shaman” adlı kitabında da bu ve benzeri yöntemlerden bahsedilir. İlgilenirseniz okuyun, güzel kitaptır. Yöntem şöyle: Diyelim ki bıçakla elma soyarken parmağınızı kestiniz. Zihniniz bunu kaydediyor, gerekli tepkiyi acımak ve kanamak olarak veriyor. Yöntem şu: Siz zihninizi şaşırtmak için, aynı hareketi tekrar tekrar yapmaya başlıyorsunuz - elmanın aynı yerini tekrar soyar gibi yapıyorsunuz, yani olayı geri sarmış tekrar oynatıyor gibi - fakat parmağınızı kesme işlemini tekrarlamıyorsunuz.

Televizyonda maç seyrederken, bir oyuncunun tekme atmasını, geri sarıp 20 defa tekrarlasalar ve hiçbirinde tekme gözükmese ne dersiniz? “İlkinde yanlış görmüşüm herhalde” demez misiniz? İşte zihniniz de aynen böyle diyor. Acıma ve kanama tepkisini durduruyor. Ben çok denedim, oldu.. Bunu yaparken kesilen yeri elinizle kapatıp, nasıl iyileştiğini izlememenizi tavsiye ederim. Kuantum fiziğe göre, gözlem altında farklı tepki verilmesi gibi bir durum var... diyeceğim ama, bunu doğru dürüst açıklayamayacağım. Siz en iyisi detayları boşverin - yine de kestiğiniz yeri kapatın :-) Nasıl?

Denemeye değmez mi? Söylememe gerek yok herhalde, bunu sadece basit darbelere ve kesiklere deneyin. Tıbbi tedavi gerekiyorsa, tıbbi tedavi gerekiyordur! "Sadece" alternatif tıptan yararlanarak şifa bulmak için kızılderililer gibi yaşıyor olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu yöntemleri de “tamamlayıcı tıp” olarak değerlendiriyorum.

çok da işe yarıyor gerçekten.. Tıbbi tedavinin yanısıra, örneğin, odanıza pembe quartzlar koyarak sevgi enerjisi talep etmenizin bir zararı var mı? İçinizden geliyorsa bu yöntemleri kullanın, gelmiyorsa kullanmayın. “Aman sakın kimse size dua etmesin” diyen bir doktor gördünüz mü? Aynı şey... Bu gibi enerji çalışmalarına hiç inanmıyorsanız/ anlamıyorsanız/ bilmiyorsanız- ki tüm bunlar aynı anlama da gelebilir-

Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “ya tutarsa” demenin hiçbir zararı olmaz. Üstelik, ben hiç mayalanmış göl görmedim ama iyileşmesi hızlanmış pek çok hasta gördüm, kendim dahil...

 Ol Deyin Olsun ( Bölüm 3 )

DİLEKLERİMİZ NASIL GERÇEK OLACAK
























Daha önce de söylediğim gibi, önce dileklerim gerçekleşti, sonra nasıl olduğunu anladım. Yani bir yöntem bulup onu kullanmadım, zaten farkında olmadan kullandığım bir yöntem vardı/varmış; ben onun ne olduğunu keşfettim. Olanlardan, daha doğrusu farkına vardıklarımdan birkaç örnek vereyim: - Arkadaşımın evinde gördüğüm ve bir an için “ne güzelmiş” diye gözümün takıldığı gümüş çanak ertesi gün hediye paketinden çıktı. Gerçekten ertesi gün. -Yaptıkları mavi turu anlatan arkadaşımı dinlerken, bunun ne hoş olacağı geçmişti aklımdan. Ondan sonraki birkaç yıl tatillerimiz hep denizde ve teknede geçti. Otelde tatil yapmayı özler oldum. -

Resmini görüp bayıldığım, ama gitmeyi aklımdan bile geçirmediğim bir Karayip adasında, birdenbire ortaya çıkan bir iş sebebiyle 2 ay yaşadım. - Bir arkadaşımın bebeğini annesine sarılmış, yüzünü avucunun içine alarak öperkenki halini gördüğümde hissettiklerimi şimdi bile hatırlarım. Çocuk sahibi olmamın sebebidir bu görüntü. Sonra oğlum da o arkadaşın bebeğine benzedi pek çok yönden, hepsi de beni zorlayan huylardı :-) - Lansmanında bulunduğum ve ağzım açık seyrettiğim arabaya, pek imkan dahilinde olmamasına rağmen sahip olma fırsatım oldu; hatta bir sonraki arabam da onun başka bir rengiydi. Bunlar bir solukta aklıma gelenler.

Canımın çektiği yemeği tabağımda bulmam, özlediğim arkadaşıma rastlamam, katılmak istediğim ama fazla lüks bulduğum bir workshop için gereken parayı, çekmecemin köşesinde unuttuğum zarfta bulmam (tam olarak o miktar), gitmek istemediğim ama söz verdiğim için gitmek zorunda olduğum toplantının iptal edilmesi gibi şeyleri ise artık sıradan gündelik olaylar olarak görüyorum. Tüm bunlarda ne yaptığımı düşündüğümde şunu buldum: - Dile getirmemiş, hatta kendime bile söylememiştim - İstememiştim - Sadece bir an için gönülden sevgi duymuştum, (bir yere gitmemeye

sevgi duymak zor anlaşılır bir tarif, içtenlikle öyle hissetmek de diyebiliriz.) Gönülden sevgi duymanın benim için nasıl bir şey olduğunu size tarif etmek istiyorum. Şimdiye kadar katıldığım tüm eğitimlerde gördüğüm bir şey var; “şöyle hissedin”, “böyle hissedin”, “bırakın gitsin” gibi komutlar, bazı insanların (benim de) aklını karıştırıp, onları tam olarak ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını bilememeye ve yaptıktan sonra da acaba doğru mu yaptım diye şüphe duymaya itiyor. Şüphe ve endişe de enerjinin akışını bozan en güçlü etkenler. Sizin böyle bir şey yaşamamanız için ben, ne demek istediğimi önce kısaca tarif edip, sonra da örneklerle anlatmaya çalışacağım.

Gönülden sevgi duymak derken, tıpkı gönülden yaratmak gibi, düşünceler ve kelimeler olmaksızın,o duyguyu hisler ve resimler halinde yaşamayı, hissetmeyi kastediyorum. Bir şeyi düşünce ve kelime haline getirdiğinizde, mantıksal bir yol izler, ister istemez; ve orada ikilikler (dualite) oluşur, barış beraberinde savaşı, sevgi nefreti, bolluk kıtlığı çağrıştırır. Oysa ki duygularda, çoğu zaman “anlatılacak gibi değil” diye de tarif ettiğimiz bir durum vardır. Resim gibidir, yaşanıyor gibidir, ve tarifi ve dolayısıyla karşıtı da yoktur. (Duyguları genel olarak isimlendirmeyi sevmem ben; isimlendirmek, önceden yaşanmış bir şeylere benzetmek gibi geliyor; ya ilk defa yaşanan bir

duyguysa bu, veya herkesin bildiğinden farklı tarafları varsa; ya da karşımdaki o kelimeden benim anladığımdan farklı şeyler anlıyorsa? Birisi için “aşık oldu” desek, herkes kendisi aşkı nasıl yaşıyorsa onu anlar. Halbuki aşık olduğu kıza bakışının resmini göstersek, belki daha belirleyici olur. Yine de tam değil ama en azından daha yakın.. Suyu bilmeyen birine ıslağın ne olduğunu anlatın bakalım, resim de gösterseniz, çok bir şey ifade etmez, bir defa ıslanması gerekir!!) İşte gönülden sevgiyi anlık hissetmek benim için şunlara benzer: - Çok sıcak bir havada, içecek suyunuz yokken, kana kana su içen birinin gözünüze çarptığı an hissettikleriniz. (Anlık birşey bu, düşünce, akıldan birşey geçirme falan değil, bir an o resme kenetlenmek gibi..) - Çok tatlı bir yavru kedi veya gülücükler dağıtan güzel bir bebek gördüğünüz anda hissettiğiniz (“Benim de olsa” gibi değil, bunlar düşünce..) -

Çocuğunuzu podyuma çıkmış birincilik ödülü alırken gördüğünüzde hissettikleriniz.. Veya başka birinin o ödülü alırken imrenerek duyduğunuz his.. - Benim yaşadığım daha dramatik bir şey var, 6 yaşında geçirdiğim rahatsızlık yüzünden, bir yaz boyunca dondurma yemem yasakken, gittiğimiz yeni doktorun, “yoo yiyebilir” dediği an ve ardından yediğim dondurmaya karşı hissettiklerim; ve o günden şimdiye kadar yediğim tüm dondurmalara karşı hissettiklerim :-) Bunlar benim için “gönülden sevgi”. Saf, ard niyetsiz, hesapsız, kitapsız, bir beklentiye bağlı olmayan, en ufak bir olumsuzluk içermeyen, gösteriş amaçlı olmayan; sadece SEVGİ. Doğru dürüst anlatamamış olabilirim, çünkü gerçekten de anlatılır gibi değil.. Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır ya, bu da öyle.

Uzakdoğuda bir turist bir ustayı dua ederken seyrediyormuş. Dua bittiğinde ustanın yanına gidip "dua edişinizi izledim" demiş. Usta dönüp bakmış. "Sen benim dua edişimi değil, duaya hazırlanışımı izledin sadece" diye cevap vermiş. Gerçekten de tıpkı istemek gibi dua etmek de hislerle olan bir şey, kullanılan sözcükler ve ritüeller o hissi yakalayabilmek için yapılan hazırlıklardan öte bir şey değil.

Onun için bana garip geliyor, iki defa mı üç defa mı şöyle yapayım, böyle yapayım diye sorulduğunda. Nasıl istersen öyle yap, istersen beş defa yap, istersen perende atarken yap, istersen hiç yapma. Sen o hissi yakaladıktan sonra, gerisi teferruat.. Bu duyguya coşku ve sevinç karışması sonucu etkilemiyor, etkiliyorsa da olumlu yönde etkiliyor. Aman dikkat, kıskançlık, ihtiras, hırs gibi olumsuz duygular karışmasın. Hele ego, yanına bile yaklaşmasın! Özetlemek gerekirse, buraya kadar altı çizilecek üç şeyden bahsettik. - Evrenin her şekilde hizmetimizde olduğuna inanmak. - Stresten uzak, gevşemiş haldeyken (alpha halinde diyelim) dilekte bulunmak. Sözle değil, hisle ifade etmek. -

Arzulanan şeye karşı gönülden sevgi duymak (o şeye baktığınızda, o an hissettiğiniz yoğun duygu... ondan başka her şeyin yok olması... ne diyeyim başka bilmiyorum... olduğunda veya olmuşsa anlarsınız..) Buna zihnimizin basit işleyişini de unutmamayı ekleyebiliriz.

























Devam etmeden önce size söylemek istediğim birşey var. Sık sık bahsettiğim gibi, nerede ilgimi çeken bir konu bulsam, gidip eğitimine katıldım, hala da katılıyorum. Bunlardan bir kısmı ruhsal gelişimle, şifayla ilgiliydi. Bir kısmı kişisel gelişim çalışmalarıydı ve bir kısmı da bilgi ve beceri sahibi olmak istediğim konulardaki teknik eğitimlerdi.

Bu çalışmaların hiçbirinde sınava girip belge almadığım gibi, hocaların istediği yaklaşımı da göstermedim. (Bir iki diplomam var, yalan söylemeyeyim, ama onlar gerçekten çok yoğun çalışmalardı.) Aynı konuda farklı hocalarla çalıştığım, farklı yaklaşımları denediğim; her ikisini de kabullendiğim, veya reddettiğim de oldu.

Size söylemek istediğim, eğitimleri, çalışmaları, metodları - burada anlattıklarım dahil - öğrenin, uygulayın, ama kendi aklınızı, sezgilerinizi, amaçlarınızı da işin içine katarak, kendi sentezinizi oluşturun. Onların bir araç olduğunu unutmayın. Benim için çalışan sizin için çalışmayabilir. (Benim zayıflama yöntemim sizinkinden farklı olabilir..) Tıpkı karar vermek gibi, kabullenmek de aklın çalışmasına son verir. Hiçkimse “gibi” olmayın, sizin kendi birikimlerinizle oluşturduğunuz, size özel yöntemler olsun.

Burada okuduklarınızdan da, beğendiğinizi, kendi şartlarınıza, inançlarınıza uygun bulduklarınızı uygulayın, bazılarını değiştirerek uygulamayı deneyin, bazılarını modifiye edin, kendi bildiğiniz başka şeylerle karıştırın. Her ne yaparsanız, yapın, kendi metodunuzu oluşturun.

Herhangi birinin yolundan gitmek, onun vardığı yere varmayı hedeflemektir, “onun kadar” iyi olmayı istemektir; halbuki sizin çok daha ilerilere gidecek potansiyeliniz olmadığı ne malum? Bir hocam ne zaman öğrettiği şeyi daha kolay yoldan yapmaya çalışsam - ki ben her zaman varsa kolay yolu bulmaya programlanmışım – “Selva, kolay yolu olsa biz kullanırdık” derdi. “Nasıl yani?” Sağır kurbağayı hatırlayın, “imkansız” diyorlar, kabul mü etmek lazım? Bir arkadaşım vardı, hayal kurarken bile “keşke benim olsa” dediği şeyler hep maddi olarak gücünün yeteceği şeylerdi.

Bir türlü ikna edemezdim hayal kurarken limitin gökyüzü olduğuna. “Sihirli bir değneğin varmış gibi hayal kursana” deyip dururdum.

 Benim şurada anlattıklarımı tesadüf edip de okuyabilecek hocalarım var; ve ben yazarken hep aklımdan şunu geçirdim: belki de şu hocam burayı okursa “o öyle değil aslında" der, diğeri şurayı okurken, “sen o konular hakkında yeterli bilgi sahibi değilsin” diyebilir. Bundan, önce çekindim, sonra da kendime şöyle dedim: “Benim hedefim farklıydı, onların gittiği yere, ki oraya henüz onlar da varmamışlardı, gitmek gibi bir niyetim yoktu; işime yarayacak bilgileri alıp kendi yoluma devam ettim hep.

Zaman içinde çok farklı kişilerden, çok farklı şeyler öğrendim; ve hepsini birbirine eklerken hepsinin toplamından daha fazla şey çıktı ortaya.” İlkokul 5'e giden bir çocuk 1. sınıflara matematik öğretebilir ama matematik konusunun tamamına pek de hakim olduğu söylenemez. Ben belki şu anda ilkokul 3 te gibiyim; ama 1. sınıfların da 5. sınıfların da benden öğreneceği şeyler olabilir; tıpkı benim de onlardan öğreneceklerim olduğu gibi.. Yıllardır evime gelen yardımcımdan dinlediğim bir hikaye: Bir bilge dağda dolaşırken bir çobana rastlamış.

Çoban “çok param olsun, çarığım dolsun” diye söyleniyormuş. Bilge ne yaptığını sormuş. “Dua ediyorum” demiş çoban. “Oğlum dua öyle edilmez” diyerek bilge çobana dua etmeyi öğretmiş ve “hadi kolay gelsin” deyip yola koyulmuş. Çoban tam öğrendiklerini yapacak, bir yerde aklı karışmış. Bilgenin arkasından koşmuş, ona sandala binmiş gölü geçerken yetişmiş. “Nasıldı unuttum hocam” diye. Bilge bakmış, çoban suyun üzerinde, topraktaymışcasına koşarak kendisine yaklaşıyor. “Oğlum sen nasıl biliyorsan öyle yap” demiş.

 Okuduklarınız, dinledikleriniz, deneyimledikleriniz arasında hiçbiri size doğal gelmiyorsa, o zaman hiçbirini uygulamayın derim. Rahat hissetmediğiniz elbisenin içinde güzel görünemeyeceğiniz gibi, rahatsız olduğunuz bir çalışmayı yaparken, tekniği denerken de başarılı olamazsınız. Taocuların en sevdiği şey, yapacakları şeyi hiç çaba göstermeden yapmaktır.

Ben de Taocuları çok severim. Mesela karınları acıkınca yemek yiyip, uykuları gelince uyumaya inanırlar. Saat geç olmuş diye yatağa gitmeyi, öğlen olmuş diye yemek yemeyi, siz ne kadar akıllıca buluyorsunuz bilmem. Benjamin Hoff’un “The Tao of Pooh/ Pooh Ayının Tao’su” adlı kitabından çok hoşuma giden minik bir alıntı, Taocu yaklaşımın basitliği ve yalınlığına örnek olsun : Piglet, Pooh Ayı'ya sormuş: - Sabah uyandığında kendine söylediğin ilk şey nedir Pooh? - Kahvaltıda ne var? Sen ne dersin, Piglet? - Ben 'bugün heyecan verici ne olacak acaba' derim. Pooh bir an düşünüp şöyle demiş: - Aynı şey. Dileklerinizin gerçek olması için de bazen en etkili yöntem, en basit, en doğal olan ve herkesin bildiği yöntemdir.

























Mesela Hıdrellez’de gül ağacına dilek asmak gibi basit bir inanışımız var bizim. Bu adet toplumumuzca o kadar uzun zamandır rağbet görüyor ki, enerji seviyesi doruklara ulaşmış olmalı. Hıdrellez’de tuttuğu dileği gerçekleşmiş o kadar çok insan gördüm ki. Çizilen evlerin birebir aynıları- ki annem Orlando’da gördüğü teraslı bir evin resmini çizip, aynısını Emirgan’da bulmuş ve yıllarca orada yaşamıştır- istenilen üniversiteye yıllar geçse de sonunda dönüp gelinmesi -Boğaziçi Üniversitesi’ne girmek isteyen bir tanıdığım, sınavı kazanamayıp Amerika’ya gitmesine rağmen, hiç aklında yokken 2 sene sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne geri geldi; fark ettiğinde de “Yaa, ben kazanayım dememiştim, gireyim demiştim” diye gülüyordu- tarif edilen tipte kişilerle evlenilmesi, tarif edilen işlerde çalışılması.... Yani kısaca size, beni dinleyin, Hıdrellez’i es geçmeyin diyorum.

Balkonunuza koyacağınız bir saksı güle, veya komşunun bahçesindeki gül ağacına bakar. Bilmeyenler için kısaca kendi yöntemimi anlatayım: Ben akşam güneş batarken dileklerimi spontan olarak, önceden kurgulayıp hazırlamadan, yazdığım bir kağıdı gül dalına iliştiririm ve ertesi sabah da daldan alıp, götürüp bir yerden denize atarım. Bir sürü başka tarzını da duydum, ama ben bundan memnunum, tavsiye ederim, çok da kolay!! Bunların hiçbirisi size yakın gelmiyorsa, gerçekten inandığınız, hissettiğiniz, istediğiniz şeyleri doğru seçin ve net olun. Bu bile yeterli. Yani “yakışıklı bir kocam olsun” deyip de, içinizde “kocam yakışıklı olursa, peşini bırakmazlar, o da beni aldatır” gibi bir inanç taşımayın. Zihniniz evrenle bir olup, sizi aldatacak bir adamla evlenmenize asla izin vermez. Ya yakışıklı adamdan vazgeçin, dileğinizi yeniden formüle edin, ya da yakışıklı adamın sizi eninde sonunda aldatacağı inancından kurtulun ve örneğin:
sadakat duygusu gelişmiş, yakışıklı bir koca” dileyin... :-)
Dilek,
Duygu,
Eğitmen,
Farkındalık,
Hedef,
Hıdrellez,
His,
Sevgi,
Zayıflama

Ol Deyin Olsun (Bölüm 4)

DENGEDE OLMAK

























Sağ Beyin Sol Beyin Bu etapta, davranış biçimimiz ve düşünme

şeklimiz üzerinde fazlasıyla etkisi bulunan bir konudan, sağ beyin ve sol beyin baskınlığından, birkaç kelimeyle de olsa bahsetmeden geçmenin doğru olmayacağını düşündüm. Mantıklı mısınız, duygusal mı?

Gerçekçi misiniz, hayalperest mi? Dışa dönük müsünüz, içe dönük mü? Süreç odaklı mısınız, sonuç odaklı mı? Beyninizin hangi lobunu daha ağırlıklı olarak kullanma eğiliminde olduğunuz, düşünce ve davranış kalıplarınız üzerinde büyük etkiye sahip. Buna bağlı olarak da, kısaca sağ beyinli veya sol beyinli olarak adlandırılabiliyorsunuz.

Enerji açısından bakarsak, bedenin sağ tarafı eril (maskülen) enerjiyi, sol tarafı ise dişil (feminen) enerjiyi temsil eder. Boyundan yukarı geçildiğinde bu enerjiler çaprazlanır ve beynin sağ tarafı dişil, sol tarafı eril enerjiye dönüşür. Yaşam biçimimizi etkilemesi bakımından ilgileneceğimiz kısım da bu. Şimdi bir göz atalım ve bir liste yapalım: Sol beyinli kişilerin özellikleri: Dışa dönük Sonuç odaklı

Sıcak Pratik Mantıklı Detay odaklı Verilerle yönlendirilen Kelime kullanımında ve dil konusunda beceri sahibi Anlamı kolay kavrayan Onaylayan Kalıpları fark eden Direktiflere uyan Matematik ve fenle ilgili Şimdiki zaman ve geçmişe ilgi duyan Zaman yönetiminde usta Gerçeklere güvenen

Strateji yaratan Sağ beyinli kişilerin özellikleri: İçe dönük Süreç odaklı Soğuk Sabırsız Yaratıcı düşünen Duyguları okuyabilen ve ifade edebilen Büyük resim odaklı Mecazları anlayan Hayal gücüyle yönlenen "Şayet öyle olursa" ile de ilgilenen Beyin fırtınası yapan Semboller ve görselle ilgili Şimdiki zaman ve geleceğe ilgi duyan Felsefe ve dinle ilgili Anlamı kolayca kavrayan İnanan

Takdir eden 3-boyutlu algı sahibi olan Nesnelerin işlevini bilen Hayal gücüne güvenen Olasılıkları ortaya koyan Risk alan Bütünsel Beyin üzerine yaptığı araştırmalarla bilinen ve tüm yaşamını Brain Dominance Theory/ Beyin Baskınlığı Teorisi'ni öğrenme ve öğretme amacıyla kullanmaya adayan

Nedd Herrman, bunu insanların baskın düşünce yapısı seçimi olarak açıklıyor, ve kısa dönem ödüllere bizi daha çabuk ulaştırdığı için, bu baskın yanlarımızı daha fazla kullanmaya eğilimli olduğumuzu, kullana kullana da geliştirdiğimizi iddia ediyor. Göreceli olarak daha zayıf yanlarımızın da geliştirilebileceğini ve böylece bütünsel beyine ulaşabileceğimizi söylüyor. Aslında, ikisinin dengesi son derece önemli. Her türlü durumda, süreç de en az sonuç kadar önemlidir.

Vizyon sahibi olmanın yanı sıra, işçilerin maaşlarının verilmesi de gerekir. Peki, beyin loblarımızı dengeye getirmek için ne yapabiliriz? Şayet sağ elimizi kullanan biriysek, sol elimizi kullanmak için mümkün mertebe fırsat yaratabiliriz. Saçımızı veya dişimizi sol elle fırçalamak çok da zor olmasa gerek. Tenceredeki yemeği sol elle karıştırmak veya bir kitabın sayfalarını sol elle çevirmek de her an yapabileceğimiz hareketler. (Solaksak da, tam tersi.) Meditasyon deyince, insanlar tedirgin

olabiliyorlar, isimlendirmeden şöyle söyleyeyim. Şayet 5-10 dakika vakit ayırabilirseniz, sağ elinizi başınızın sağ tarafından hemen alnınızın üzerinden başınızı tutacak şekilde, sol elinizi de aynı şekilde sol tarafa koyarsanız ve tercihen hafif bir müzik eşliğinde sakince durursanız, bileşik kaplar ilkesi gereği sağ ve sol beyin lobunuzun enerjileri dengeye gelir. Sağ beyinli mi sol beyinli mi olduğunuza karar veremediniz mi?

Enerji konusuna girmişken size çakralarınızı da aynı prensibi kullanarak nasıl dengeleyeceğinizi söylemeden geçmeyeyim. Çakra konusuna detaylı girmeyip, en azından yerlerini bildiğinizi veya google'layarak bulabileceğinizi varsayıyorum. Aşağıdaki resim de belki biraz yardımcı olur. Çok kısa ve basitçe:

Birinci çakra kök çakra, bacaklarımızın tam arasında aşağıya doğru açılan enerji girişi. İkinci çakra cinsel çakra, düşük belli pantalonların düğmesinin olduğu yere denk geliyor. Üçüncü çakra solar plexus (güneş sinir ağı), göbek deliğimizin üç barmak üstü. Dördüncü çakra kalp çakrası, göğüslerin ortasına, iman tahtası da denilen yere denk geliyor

Beşinci çakra boğaz çakrası, boğazın başlangıcında ortada. Altıncı çakra üçüncü göz, iki kaşın arasında bir parmak yukarıda. Yedinci çakra taç çakra, çocuklarda bıngıldak denilen başın üzerinde yukarı doğru açılan enerji girişi. Daha iyi anlamanız için şöyle bir imaj da yararlı olabilir: Duygular da çakralarla bağlantılı olduğu için, zaman zaman enerji girişlerinde tıkanmalar, daralmalar oluşturabiliyor. Anodea Judith, "Eastern Body, Western Mind/ Doğulu Beden Batılı Zihin" kitabında bunlardan çakralarımızla ilgili haklarımızı elimizden alan şeytanlar olarak bahsediyor. Judith'e göre:

Korku "burada olma hakkımıza" saldırarak, birinci çakramızı zayıflatıyor. Suçluluk "hissetme hakkımıza" saldırarak ikinci çakramızı zayıflatıyor. Utanç "harekete geçme hakkımıza" saldırarak, üçüncü çakramızı zayıflatıyor. Keder "sevme ve sevilme hakkımıza" saldırarak, dördüncü çakramızı zayıflatıyor. Yalanlar "gerçeği duyma ve söyleme hakkımıza" saldırarak, beşinci çakramızı zayıflatıyor. Hayal "görme hakkımıza" saldırarak, altıncı çakramızı zayıflatıyor. Bağımlılık "bilme hakkımıza" saldırarak, yedinci çakramızı zayıflatıyor. Çakralarımızın yani enerji girişlerimizin biri bile tıkalı olsa dengede olamayız; dolayısyla bu şeytanları aklınızda bulundurun. Gelelim çakraları dengelemeye.

Çok basit olarak: Yedinci çakrayı çalışma dışı bırakarak, diğer altısını birbiriyle şöyle eşleştiriyoruz: 1 ile 6 2 ile 5 3 ile 4 Bir yukardan bir aşağıdan olarak düşünün. Aklınız karışırsa, veya sol beyinliyseniz, rakamların toplamı her defa 7 etmeli :-)

 Başlarken hafif bir müzik koymanızda fayda var. Tercihen bir yere uzanın ve elinizi birbiriyle eş olan çakralara koyun.

Hangi elin hangisinde olduğu fark etmez. 1 ile 6'yı yaparken cenin pozisyonunu alırsanız daha rahat olur. 2 ile 5'te de bir eliniz arkada ensenizde olabilir. (Çakralar iki yöne doğru da açılır.) Bu şekilde her pozisyonda 5 dakika civarında huzur içinde durmak dışında bir şey yapmanız gerekmiyor. Hayatınızda neleri dengelediğinizi merak ediyorsanız:

Kök Çakrayla (1.çakra) Üçüncü Göz (6.çakra) dengelendiğinde dünyevi olanla manevi olanı dengeliyorsunuz. Cinsel Çakrayla (2.çakra) Boğaz Çakrası (5.çakra) dengelendiğinde yarattıklarınızla ifade ettiklerinizi dengeliyorsunuz. Güneş Sinir Ağıyla (3.çakra) Kalp Çakra(4.çakra) dengelendiğinde ben ve biz kavramlarını dengeliyorsunuz, bu da kendinizi ve diğerlerini önemseme dengenizi düzeltiyor.

 Kalp çakrası en önemli çakramız. Kalbimiz durduğunda ölürüz. Bu kadar basit. Daha öncesinden de hatırlayacağınız gibi, dileklerimizi gerçekleştirmemiz tamamen sevgiyle ilgiliydi. Kalp çakramız tıkalı olduğunda, bu sevgiyle bir sorunumuz olduğunu gösterir ve dileklerimizi rahatlıkla gerçekleştiremeyiz.

 Kalbi sevgiyle dolu olan, kolaylıkla sevgi alış verişi yapabilen insanlar için dileklerini gerçekleştirmek de son derece kolaydır. Şimdi artık dileklerimizi gerçekleştirmek için çok daha dengeli bir şekilde yolumuza devam edebiliriz.

Ol Deyin Olsun ( Bölüm 5 )























İstememek Arzu etmek, dilemek ve istemek benzer gibi dursalar da birbirinden çok farklı şeyler. Bir dondurmam olmasını arzu edebilirim. (Bu “olsa iyi olur” durumu) Bir dondurma dileyebilirim. (Bu “inşallah olur” durumu.) Bir dondurma isteyebilirim. (Bu da “bana bir dondurma ver” durumu.)

Bunların dışında bir de İSTEMEME durumu var ki, ben onu tesadüfen çocukluk anılarımın arasından bulup çıkarttım. İstememeyi bana annem öğretmiş meğer, ve bilmeden ne kadar büyük bir hediye vermiş bana. Biz geniş bir aileydik.

Annem babam ve kardeşimin yanı sıra anneannem ve annemin babaannesi, benim ona taktığım ve sonra tüm aile tarafından benimsenen adıyla “bababa”m da bizimle yaşardı. Bu kalabalığın içinde annem evin büyük kızı gibiydi. Hatta bu durum son yıllarda aramızda çok konu olmuştur. Ben ona “ama sen de bana hiç bakmadın, bir gün bile benimle oynamadın” diye sitem ederim. O da bana “Ama hayatım, o kadar çok insan vardı ki, hep birileri ilgilenirdi seninle, hiç yalnız değildin ki” der.

Neyse, şimdi annemin nasıl farkında olmadan bana en değerli eğitimi verdiğini anlatayım size. Ama önce anneme küçük bir mesaj: “Anneciğim, artık sana neden benimle ilgilenmedin diye sitem etmeyeceğim, sen aslında kimsenin yapamayacağı şeyi yapmış, bana hayatta istediklerime kavuşmanın yolunu göstermişsin. Sağolasın.” Bazen istediklerimizin olmaması da en büyük hediye olabiliyor. Merak ettiniz değil mi, bir anne fark etmeden bu kadar değerli ne öğretebilir kızına diye.

Onun fark etmemesi bir yana, ben de kırk senedir fark etmemiştim. İyi ki şimdi ettim. Ben yaramaz olmamın yanı sıra, aynı zamanda söz de dinleyen bir çocuktum. Belki o zamanlar her çocuk öyleydi, bilmiyorum, ama ben bir kaş kalkmasının, bir göz işaretinin ne demek olduğunu hemen anlar ve direktife uyardım. Böyle bir terbiye içinde büyürken, sokakta oyuncak istemek, arsızlık yapmak ve

tutturmak da söz konusu olamazdı tabi ki. Annem - büyük ihtimalle rahat etmek için - şöyle bir metod geliştirmişti. Bir oyuncakçı vitrininde veya başka bir yerde istediğim bir oyuncak gördüğümde, “anne bunu alalım” diyemezdim. Tek yapabileceğim “anne bu bebek - bu kitap, bu oyuncak, bu şey, her neyse - güzel” demekti. Annem de o bebeği - o şeyi - beğendiğimi öğrenip,

uygun zamanda bana alıp getirirdi. Böylece ben istediğime kavuşurdum ve annem de sokakta “onu alalım” “bunu alalım” diye tutturan bir çocukla uğraşmak zorunda kalmazdı. İşte hayatıma yön veren öğreti: “Sen beğendiğin oyuncağı söyle, uygun zamanda biz sana alırız!” Sadece “bu bebek güzel”.

Kesinlikle, “bunu istiyorum”, “bunu al” falan yok. BU BEBEK GÜZEL! İşte 40 yaşımdan sonra, bu anılarımı hatırladığımda, ben istediklerime nasıl “istemeyerek” sahip olduğumu da anlamış oldum. “ Bu bebek güzel” “ Bu ev ne güzel” “ Bu adam ne hoş” “ Spor araba...mavi gözlü çocuk...Karayiplerde tatil... 28 beden bluejean...” İşte evren de demek ki, annem gibi, bunları not alıyormuş. “Bu bebek güzel”e dönersek, orada ince bir detay var; beğenimi belirttikten sonra, ben gerçekten de o bebeği unutuyordum. Oraya takılıp, tekrar tekrar, “ne oldu bebeğe, ne zaman alacaksın, almayacak mısın” falan demiyordum.

Evrenle ilgili durumda da aynen böyle olduğunu gördüm. “Bu ev güzel” dediyseniz, yani zihninizde o evin güzel olduğu hissine yer verdiyseniz, “hani benim olacaktı”, “ne zaman olacak”, “yok yok olmuyor, vazgeçeyim bari” falan demek yok. Şöyle bir hikaye vardır.

Adam bir çuval altın ister. Evren - Tanrı da diyebilirsiniz, o büyük güç - de not eder. “Bir çuval altın istedi” diye. Evren o dakikadan itibaren kendi yöntemleriyle, uygun ortamı, fırsatı yaratmak için işe koyulmuştur. Ama bu zaman alır. Bir müddet sonra adam: “Altın maltın geleceği yok” der. Evren veya Tanrı da yazdığı notun üzerine bir çizik atar ve yeni bir not düşer: “Vazgeçti!” Siz vazgeçmeyin! Zırt pırt tekrarlayıp, müdahale etmeyin. Sadece gönülden sevgi duyun, beğendiğinizi belirtin ve bekleyin... Söze bile gerek yok, hissetmek yeterli.

DİLEDİĞİNİZ ŞEYLERE DİKKAT EDİN, GERÇEKLEŞİR



























Bazen ne kadar da kolay “ah keşke” diye başlayan cümleler kurduğunuzu fark ettiniz mi hiç? Sabahın erken bir saatinde çalar saatiniz en tatlı rüyanızın ortasında çaldığında, sizin hazırlanıp işe gitmek için sadece yarım saatiniz olduğu için hemen yataktan fırlayıp kalkmanız gerektiğinde “ah

keşke kalkmam gerekmeseydi” dediğiniz olmuştur hiç düşünmeden, değil mi? Peki, evren bu dileğinizi yerine getirmeye kalktığında, sizce nasıl bir organizasyon yapar? İşe başlama saatlerini iki saat ileri mi alır? Size patronunuzun “sen işe daha geç gelebilirsin” demesini mi sağlar? İkisi de bana pek muhtemel görünmedi.

Bence en kolay ayarlayabileceği durum, sizin işten ayrılmanız ve işsiz kalmanızdır. Ne dersiniz? Sizin daha kolay bir çözümünüz var mıydı? Peki şimdi, saatiniz çaldığında aynı dileği tekrarlamak ister misiniz? Çok duymuşsunuzdur, “keşke benim de böyle bir annem olsa, babam olsa, sevgilim olsa, çocuğum olsa, hatta kedim, köpeğim olsa” diyenleri. Nasıl bir anne?

Bir saattir gördüğünüz kadarıyla Ayşe’nin annesi gibi biri mi? Kendi annenizi düşünün, bir saat bir arada olduğu arkadaşlarınızın yanında sizi rahatsız eden tüm vasıflarını sergiliyor mu? Ya babanız? Eminim birini bile sergilemiyordur.

Kendini tutup da sergilemiyor demek istemiyorum. Keyifli bir ortamda herkes keyiflidir. Ve sakin denizde herkes iyi kaptandır!! Fırtınada bir bakın siz... Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir, bunu unutmayalım.

Siz en iyisi, hoşgörülü bir baba, kendi kararlarınızı vermenize izin veren ve her şeyi kontrol etmeye kalkmayan bir anne, sizi çok seven ve her şekilde güvenen bir sevgili, gurur duyduğunuz, gülümseyerek bakan, mutlu bir çocuk, eve geldiğinizde koşarak üstünüze atlayan bir köpek ve kucağınıza oturup, onu istediğiniz kadar sevmenize izin veren bir kedi dilemeyi tercih edin. Veya sevdiğiniz, sizi memnun edecek vasıflar her neyse onları sıralayın.

 Boşverin başkalarının annelerini, babalarını, sevgililerini, çocuklarını, kedi ve köpeklerini.

 Bazen de o zaman dilimi için gerçekten istediğimiz şeyler, aslında zaman geçtikçe hiç de hoşumuza gitmeyecek veya gerçekleştiğinde hiç de memnun kalmayacağımız şeyler olabilir. Daha 12 yaşındayken boyum 1.68'di. Şansıma benim gibi iki arkadaşım daha vardı da

kendimi yaratık gibi hissetmekten kurtuldum; onlar haricinde sınıf arkadaşlarım çocuklarım gibi duruyorlardı; kendimi Gulliver Cüceler

Ülkesinde gibi hissederdim. Hep “Allahım n’olur boyum uzamasın” deyip dururdum. Uzamadı! Şimdiki aklım olsa 1.75’e kadar hiç sesimi çıkartmazdım!! Okuldayken “ah şu okul bir bitse de kurtulsam” deriz, çalışmaya başlayınca, “okul ne rahattı, keşke okula dönsem.” Yazın “öf çok sıcak, biraz soğuk olsa” deriz, kışın da “keşke sıcak olsa..” Anlık dileklerde bulunurken iyice dikkat etmek gerekir.

Çünkü bir gerçekleşti mi kalıcı oluyor. Veya “kısa bir zaman için” ibaresini koymaya özen gösterin, ki fikrinizi değiştirme şansınız olsun!! Herkes kendinde olmayanı ister. İstemek, zaten yokluk belirtmektir bir çeşit. Evrene şöyle demektir: “Bende yok, verir misin?” -Param yok, verir misin? -İşim yok, verir misin? -Sevgilim yok, verir misin? -Çocuğum yok, verir misin? -Aklım yok, verir misin?

( Bunun pek popüler olduğunu söyleyemeyiz; herkes nedense ne kadar çok olursa olsun, parasının yetersiz olduğuna, ama ne kadar az olursa olsun, aklının yeterli olduğuna inanır.) Evet, bizde olmayanı istiyoruz, ama bizde olmayan her şeyi de istemiyoruz. (Bir uçaksavarım olmaması hiç dikkatimi çekmedi mesela; aynı şekilde köylü bir kadının da Prada çantası olmadığı için üzüldüğünü, şehirli bir kadının da ‘keşke iki ineğim olsaydı’ diyeceğini sanmıyorum.) Gerçekten sevdiğimiz şeyi istersek, sahip olduğumuzda da gerçekten mutlu oluruz.

Aksi halde sahip olmanın verdiği tatminden başka bir kazancımız olmaz, ve sahip olduğumuz şeyin de pek fazla bir değeri.... Sevmek ve istemek çok farklı şeyler. Sizi seven bir adamla veya kadınla mı yaşamak isterdiniz, yoksa belirli nedenlerden dolayı - güzel olduğunuz için, çekici olduğunuz için, başarılı olduğunuz için, zengin olduğunuz için, herkes sizi istediği için - sizi isteyen biriyle mi? Bu adamı, bu kadını niye seviyorsun diyenlere çok gülerim. Sevginin sebebi olmaz ki, olsa zaten o sevgi olmaz...

Dileklerimiz de sevdiğimiz şeylerle ilgili olduğunda - ki zaten dilemeye değecek şey de sevdiğimiz şeylerdir, başkaları seviyor bizde de olsun dediğimiz şeyler gerçekleşmese de olur, - evren gerekli organizasyonu yapmakta bir an bile gecikmez. Yeter ki siz net olun... Gönülden dileyin...Ve dilediğiniz şeyin gerçek olacağına inanın. Gerçek olacağını bilerek dileyin. Detaylara özen gösterin, baştan savma yaklaşmayın.

Düşünecek olursanız, aslında hayatınızda yaptığınız en ciddi iş dilek dilemektir. Bunun hiç hafife alınır bir yanı yok... Düşünün ki bir mağazaya girdiniz. Satış görevlisi size yardımcı olmak için yanınıza geliyor. Siz de şöyle diyorsunuz: “Şu dükkanın öbür ucunda duran hanımın üzerindeki elbisenin 38 bedenini istiyorum.” Elbisenin sadece önden görünüşünü ve onu da 20 metre uzaktan görmüşsünüz, arkası açık mı, kapalı mı, dikişi düzgün mü, kumaşı sentetik mi, boyu size uygun mu, üzerinizde iyi duracak mı, bunların hiçbirini bilmiyorsunuz. Bu elbiseyi gerçekten ister misiniz? Birisi size “git şu mağazadan kıyafet beğen, çekilişle %5 senin olma şansı var” dese bile daha dikkatli seçersiniz eminim.

 Ancak dileklerinize %5 gerçekleşme şansı bile vermiyorsanız, bu kadar “laf ola beri gele” dileklerde bulunabilirsiniz. Dilekleriniz kesinlikle gerçekleşir! Sadece bazen biraz zaman alır. Birşey dilerken bunu sakın aklınızdan çıkartmayın. Evreni şaşırtmadan dilerseniz, en doğru zamanda, en doğru şekilde dileğiniz gerçekleşecektir. Gerçekleşeceğine kesin olarak inandığınızda ve tıpkı ısmarlama yaptırdığınız herhangi bir mobilya, bir eşya, bir kıyafet gibi bütün detaylarına özen göstererek tarif ettiğinizde, evrenin o sonsuz kaynağından tam da sizin isteklerinize uygun olanı bulunup çıkarılacaktır.

Evren herşeyi kapsamıyor mu? Bu demektir ki isteyebileceğiniz, aklınızdan geçirebileceğiniz her şey ama her şey oralarda bir yerde mevcut olmalı. Tarif ettiğiniz o koltuk, kanepe, elbise, ayakkabı, "dilek" her neredeyse bulunacak ve size en uygun yer ve zamanda teslim edilecektir. En popüler dileklerin üzerinden geçelim isterseniz: -Mutlu olmak -Zengin olmak -Zayıf olmak -Ev, araba vs sahibi olmak -En popüler kadınla/erkekle birlikte olmak



















MUTLU OLMAK Mutluluk, en kolayı, çünkü o bir tavır. Aynı şartlara sahip iki kişiden biri mutlu, diğeri mutsuz olabiliyor pekala. Mutlu olmayı seçtiğinizde, zaten mutlu olursunuz. Yaşlı bir hanımı çocukları huzurevine yerleştirir. Hanım görevliyle odasına doğru yürürken, “odamı çok sevdim” der. Görevli “ama nasıl olur, daha görmediniz bile” deyince de “fark etmez, sevmeye karar verdim bir kere” diye yanıtlar. Bunun gibi bir şey.

Mutlu olmaya karar verirseniz, mutlu olacak çok şey bulursunuz. Beklentileri düşürdüğünüz veya odağınızı değiştirdiğiniz anda zaten mutsuzluk ortadan kalkar. Şu anda mutlu olmadığını düşüneniniz varsa, iki dakika durup tekrar düşünün: mutluluğunuza engel olan şey her neyse, o konuyu yok farz ederek, hayatınıza genel anlamda tekrar bir bakın.

Mutlaka mutlu edici şeyler bulacaksınız. Onun için, mutluluğu dilekler arasında saymaya bile gerek yok, onu kendi kendinize de gerçekleştirirsiniz. Yılbaşı öncesi hep yaparlar ya; gazetenin birinde “geçtiğimiz yılda yaşadığınız neyi yaşamamış olmayı isterdiniz?” diye bir soru vardı. Düşündüm, bulamadım. Hoşuma gitmeyen hiçbir şey yaşamamış olabilir miyim? Mutlaka yaşamışımdır.Hem de bir sürü... Üzerinde durmamışım demek ki. Öyle olunca da mutlu olduğumu düşünüyorum. Öyle düşününce de mutlu oluyorum!!

ZENGİN OLMAK Zengin olma dileğinizin gerçekleşmesi paraya karşı tavrınızla bire bir ilişkilidir. Nasıl diliyorduk dileklerimizi? “Bu bebek güzel” örneğini hatırlayın. •Zenginlik güzel diyorsunuz.

•Zenginliğe gönülden sevgiyle bakıyorsunuz.

 Hatta paraya da gönülden sevgiyle bakıyorsunuz.

Hem alırken hem verirken mutluluk duyuyorsunuz.

Verirkeni es geçmeyin.. Tıpkı hediye söz konusu olduğunda olduğu gibi; hani hediye almayı sevmek yetmez ya, vermeyi de sevmek önemlidir, üstelik zorlayarak değil, gerçekten sevmek..Sevgilim bana hiç hediye almıyor diye yakınan kadının, ne arkadaşlarına ne ailesine hiç hediye almadığı, alsa bile bu işi angarya olarak gördüğü ve sıkıntıyla yaptığı, verdiği hediyelerin de kimsenin hoşuna gitmediği durum gibi..

Hediye ilgi alanınıza girmiyorsa, hediye beklemeyin. Para ve zenginlik konusunda da durum aynı; hep bana hep bana, hırsla dolu bir tavır değil midir? Hırs da enerjilerin doğal akışını bloke eden bir şey. Aklınızda olsun.

 Zengin kişilere karşı, “şımarık”, “ukala”, “amma da havalı”, “parası var diye kendini adam sanıyor” gibi aşağılayıcı, içten içe de kıskançlık belirtisi gösteren cümleler kurmuyor, duygular taşımıyorsunuz. Hakir gördüğünüz kimseye benzeyemezsiniz.

 •Zengin olacağınıza kesinlikle inanıyor, hatta bunu biliyorsunuz. Bunlar doğruysa, o zaman, ilerde lazım olabilir diye sakladığınız her şeyi, şu anda lazım olmayan ne varsa elinizden çıkartın; atın, satın, birilerine verin.

İlerde lazım olursa, alırsınız; alamayacağınızı düşünüyorsanız, zaten zengin olacağınıza inanmıyorsunuz demektir. Ki öyle diyorsanız, öyle olur. Tıpkı üniversiteyi bitirdiğinizde ne yapacağınızı planladığınız ciddiyetle, zengin olduğunuzda ne yapacağınızı da düşünebiliyor olmanız lazım.

Nasıl ki, üniversiteyi bitirirsem değil, bitirince diyorsanız, zengin olursam değil,
zengin olunca veya çok param olursa değil, çok param olunca demeyi öğrenin. İlk adımı attınız bile.

ZAYIF OLMAK Zihniniz ona ne söylerseniz inanır, ona göre gerçeklikler yaratır demiştik.

































Birincisi, otuzüç kilo fazlanız varsa tamam da, üç dört kilo fazla için kendinizi şişman diye etiketlemekten vazgeçin. Tamam bir sorunu çözmek için önce onu kabul etmek gerekir; alkol sorununuz varsa, hatta alkolikseniz, “yok ya, istesem bırakırım” diyerek de olmaz bu. Ama ayda yılda bir defa içkiyi fazla kaçıran birinin de kendine alkolik diye diye sonunda alkoliğe dönüşmesine gerek yok. Çok söylerseniz zihniniz de inanır ve gerçekmiş gibi davranır. İkincisi “kimse gibi” zayıf olmayı dilemeyin.

Kendinizi nasıl görmek istediğinizi tarif edin. Daha önceki yıllarda kilonuzdan memnun olduğunuz bir dönem varsa, o kiloya dönmek istemek, Angelina Jolie gibi olmak istemekten daha gerçekçidir; ve sizin yapınıza daha uygundur. Veya düz bir karına sahip olmak, daha ince (ne kadar daha ince??) kollara bacaklara sahip olmak..

Bunların hepsi seçenekleriniz olabilir. Zayıflamak konusunda fark ettiğim bir önemli konu daha var. Zayıflamakla ilgili pekçok yayın mevcut. Hiç dikkat ettiniz mi, tüm bu kitaplar, çalışmalar, programlar, konuyu nasıl tarif ediyorlar? ‘Kilo vermek” diyorlar; hele ingilizce olanlar daha da kötü “to lose weight/ kilo kaybetmek”. Zihnimizin algısına dönersek; zihin bize ait olan bir şeyin başka birine verileceğini veya kaybedileceğini anlıyor bundan.

Hoşuna gidiyor mu? Gitmiyor tabi ki; ve vermemek, kaybetmemek için elinden gelen ne varsa, onu yapmak üzere harekete geçiyor. “Diyete yarın başlamak veya pazartesi başlamak” size tanıdık geliyor mu? Ve o yarınların, pazartesilerin bir türlü gelmemesi? Maymun zihninizi tanıdınız değil mi hemen?! Diyelim ki, maymun zihninizle de başa çıktınız ve yarını, pazartesiyi beklemeden diyetinize başladınız. Hadi diyelim ki, çok sebatkar davrandınız ve başarılı da oldunuz ve hedeflediğiniz kiloların tümünü verdiniz/kaybettiniz.

Sonra ne oluyor? Zihniniz yine rahat durmuyor, verilen kiloları geri almak, kaybedilen kiloları bulmak için tekrar işe koyuluyor. Ve size rahat yüzü göstermiyor. Siz veriyorsunuz, o geri aldırıyor; siz kaybediyorsunuz, o buluyor. Bu yo-yo etkisi de böylece sürüp gidiyor. Peki ne yapacağız, nasıl zayıflayacağız? En kolay yolu, diyetisyenlerin de tavsiye ettiği gibi, yeme biçiminizi değiştirmek; yani diyet yapmamak, sağlıklı ve doğru beslenmek. Seveceğiniz sağlıklı şeyler bulup, onları yine severek yemek.( “Üff yaa, ne zaman bitecek bu azap, ne zaman kavuşacağım pastalara böreklere” diyerek nereye kadar başarılı olabileceğinize siz karar verin. ) O zaman zihniniz bir tehlike görmüyor; “sağlıklı besleniyor” diyor, “sevdiği şeyler değişti” diyor “ne güzel, bırakayım böyle devam etsin.”

Veya tabağınıza o çok sevdiğiniz yemeği her zaman aldığınızın yarısı kadar alıyorsunuz; zihniniz “niye daha çok yemiyorsun” diye paniğe kapılmıyor. Onun açısından bir tehlike yok çünkü. Siz sağlıklı beslenerek, veya her zamankinden daha az yiyerek fit oluyorsunuz. Diyet yapıp, kilo kaybetmiyor, zayıflamıyorsunuz – ki zayıflamak da güçsüzleşmek gibi bir çağrışım yaptığı için, o bile zihniniz için riskli kelimeler arasında olabilir. Kullandığınız kelimeler o kadar önemli ki. Sadece ufak bir kelime değişikliğiyle hayatınızın bile değişeceğini görmek de mucizevi değil mi sizin için?

Bir dikkat etsek, ne kadar çok konuda, olumsuzluk çağrıştıran, zihnimizin irkilmesine ve duruma el koymaya yeltenmesine sebep olan kelimeler kullanıyoruz.. “Asla “ diyoruz mesela (ilginçtir, ben hayatım boyunca hiç kullanmadım bu kelimeyi, kulağıma hiç hoş gelmez nedense). Asla dediniz mi, konu her neyse, kesin olarak tüm kapılar kapanmış oluyor. “Asla şarkı söylemem” kadar basit bir ifade mesela - ki benim için geçerlidir de, sesimi beğenmem ve insan içinde şarkı söylemeyi tercih etmem. Ama ben bu durumu “asla “kelimesini kullanmadan da ifade edebiliyorum. Şimdi düşünüyorum da, ben “hiç insan içinde şarkı söylemem” derim.

Bu cümle de aynı anlamı taşıyor olabilir, ve gerçekten de söylemem, ama kısıtlayıcılığını hissetmiyorsunuz “asla” kadar; ve olur da bir gün canım isterse söyleyebilirim gibi de bir kapı açık kalıyor. Zihnimize yanlış mesaj veren bir diğer kelime de “denemek”tir. “Denerim” dediğimde, ne anlıyorsunuz? Yapacağımı sanmıyorum ama bir bakayım. Bu değil mi verilen mesaj? Zihninize yapamayacağınızı düşündüğünüzü söyleyerek yapmaya çalışmak size mantıklı geliyor mu? Ne gerek vardı ki motivasyonu bozmaya durup dururken?

 Düşünün ki, bir iş başvurusuna gidiyorsunuz. Sizden bir şey yapmanızı istiyorlar. Ne yaparsınız? “En iyisini yaparım” deyip, öyle de yapmaya çalışırsınız, değil mi? Bir de şöyle dediğinizi düşünün “bunu yapamam ama bir yapmaya çalışayım isterseniz!” Ben olsam size “yok yaa, hiç zahmet etme sen” derdim. Zayıf olmak istiyorsanız, hiçbir şey “denemeyin”, bir yöntem bulun ve onu uygulayın. - Buzdolabınızın kapağına, varsa sizin yoksa başka birinin fit ve güzel göründüğü bir resmini koyun. -

Seveceğiniz yiyecekler keşfedin. - Her zaman yediğinizden daha küçük porsiyonları, daha küçük lokmalarla ve daha yavaş yiyin. - Her zaman tabağınızdakini bitirmeyin (anneniz bakmıyor artık!) - Yavaş yiyin. - Mümkünse akşam saat 6'dan sonra yemek yemeyin veya çok hafif şeylerle idare edin. -Başka bir eksikliğinizi yemek yiyerek kapatmaya çalışıyorsanız, bunu fark etmeye ve düzeltmeye çalışın. Açlığınız yemeğe değilse, o tabağın önünüzde ne işi var? Yöntemi siz bulun; başarıya götürecek yöntem sizi mutlu eden yöntem olacaktır.

(Zaten her konuda öyle değil mi!?) EV, ARABA vs SAHİBİ OLMAK Bunları gerçekten gönülden istiyorsanız kesinlikle sahip olursunuz. Ama dikkat edin “en güzel ev benim olsun” sevdiğiniz bir şeyi gönülden istemek tarifine uymuyor. Şurada, şöyle bahçesi olan, şöyle ağaçları, şöyle çiçekleri olan, şöyle şöminesi, şöyle de manzarası olan bir evin ise sizin gönlünüzden geçen olma ihtimali daha yüksek.























EN POPÜLER KADINLA/ERKEKLE BİRLİKTE OLMAK Bunu kesinlikle egonuz istiyor, siz değil. Kabul edin. Siz en sevdiğiniz kadınla/adamla birlikte olmak isteyebilirsiniz. En güzel bulduğunuzla birlikte olmak isteyebilirsiniz. En neşeli, en eğlenceli olanla, en maceracı olanla, en sürprizlerle dolu olanla birlikte olmak isteyebilirsiniz.

 Ama en popüler olan?? Hımmm, bunu isteyen siz olamazsınız, bu olsa olsa egonuzdur. Ve kusura bakmayın, evren egonun dileklerini yerine getirmez! İlla ki, en popüler olan olacaksa, burada bir kaçamak yol olabileceği geldi aklıma..

Evren kandırılmaya gelir mi bilmem ama... O en popüler kadına/erkeğe gerçekten sevgi duyar ve onu gerçekten sevdiğiniz için isterseniz.... Bilmiyorum, belki de olur... Şimdi tüm bunlara bakıp da bana şişko diyetisyen muamelesi yapmayın lütfen! Birinin çok zengin, çok zayıf, çok ... herneyse olmaması, onu yeteri kadar istememesiyle, öyle bir hedefi olmamasıyla ilgilidir. Sabahtan akşama kadar pasta yemeyi zayıf olmaya tercih ediyorsam, istediğime sahibim demektir, öyle değil mi!?...

Dondurma da olabilir :-) En iyi okulu/üniversiteyi kazan-a-mayan çocuğu başarısız bulan anne babaya da hiç hak veremeyeceğim, bu arada. Kusura bakmasınlar. Hedeflediği yeri kazanmışsa, başarmıştır. Benim için başarının tarifi, hedefi tutturmaktır. Nereye nişan almışsam, hedef orasıdır!

Featured Post

Bahar Candan Dondurma Gibisin--HD--